31 Mart 2010 Çarşamba

Tümörü Nasıl Yendim?: Susan H'nin Hikayesi

Uzun süre belirtileri gözardı ettim, ailemin ve dostlarımın ısrarlarına karşın doktorlardan randevu alıyor sonrada iptal ediyordum. Şu an biliyorum ki bendeki bu belirtiler ta 1996 yılına kadar geri gidiyor. O zamanlar ilk defa görünürde hiçbir sebep yokken baş dönmesi, bulantı ve kusma oluyordu. 1996 yılında bir doktora görünmüştüm, doktor bana bunların stresten olduğunu söyledi Paxil adlı bir depresyon ilacı verip beni yolladı. Ben bu ilacı hiç içmedim doktora da bu bulantıların devam ettiğini söylemedim ve de doktora tekrar gitmedim. Başka bir belirtide göğsümde oluşan şiddetli çarpıntılar oldu, o kadar ki bir sonraki gün dahi göğsüm ezilmiş gibi ağrıdı. Bunun için doktora göründüm. Bir şey bulamadı bana çok fazla kafeinden olabileceğini söyledi. Benim için asıl hesap günü şiddetli başağrılarının başladığı 2000 yılı baharında geldi. Bunun için 7-8 kere doktora gittim ve sinüs enfeksiyonu sandığım bu durumu tedavi etmesi için yalvardım. Muayeneler sırasında bir seferinde doktor benden bu ağrının şiddetini doğum sancısı ile karşılaştırmamı ve 0 ile 10 arası bir puan vermemi istedi. Doktora "9,9" dediğimde gözleri faltaşı gibi açıldı ve bana derhal bir MRI çektirmemi önerdi. Fakat ben hala bana sinüzit tedavisi için antibiyotik vermesi için ısrar ediyordum.

27 Haziran 2000'de tanıdığım bildiğim dünya benim için birden bire değişti. Doktora biten sinüzit ilacını yeniden yazdırmak için tekrar gittiğimde aile doktorumuzun yanında çalışan açıkgözlü bir hemşire beni muayene odasına doğru yürürken gözleri ile takip ediyordu. Yanıma geldi ve ciddi bir sesle "Susan sen ne kullanıyorsun?" dedi. Oldukça alınmıştım çünkü bunu derken uyuşturucu veya alkolü kastettiğini biliyordum. Ona hiçbir şey kullanmadığımı söyledim. Fakat emin olmak için kanımı almak için ısrar etti. Kan aldıktan az sonra başka bir doktorla geri geldi. Durumu şöyle açıkladı "Hareketlerinde bir gariplik sezdim, uzatarak konuşuyordun ve kanın temiz. Sana bir MRI yapmamız gerekiyor". Aynı gün öğleden sonra tam saat 4te, bir beyin cerrahı bana beynimin sol kısmını tamamen kaplayan dev bir beyin tümörü olduğunu söyledi. Bir ahtapot gibi idi ve beyin köküme baskı yapıyordu. Doktor, ya ameliyat olacağımı ya da büyük ihtimalle birkaç hafta içinde öleceğimi söyledi. Fakat bu çapta bir ameliyat beni sağır, dilsiz, kör veya zeka özürlü olarak bırakabilirdi. Beyin cerrahının odasından çıkarken bütün randevularıma benimle gelen 10 yaşındaki oğlum Stuart yüzümdeki şoku ve korkuyu sezmişti. Bana sarılıp "Sen de beyin tümörü var, öyle değil mi anne? Nolur ölme, bana söz ver" dedi. Yüreğim parça parça olmuştu "Sana ölmeyeceğime dair söz veremem oğlum, fakat hayatta kalmak için elimden ne geliyorsa yapacağıma söz veriyorum" diye cevap verdim.

3 Temmuz 2000de Dr. Scott R Gibbs 15 saat süren bir operasyonla tümörün (7.5 x 7cm)  %60ını aldı. Doktorum beyin kökündeki tümörü almayı başarmıştı. Ameliyattan sonra hastanede iki hafta kaldım.
Patoloji raporu bu tümörün Astrocytoma Grade I olduğunu söylüyordu.

16 Ağustosta çekilen MR da hala beynimin konuşma ve uzun süreli hafıza merkezlerini kapsayan tümör görülüyordu. Tümör kesinlikle benim beynimin baskın yarıküresinde bulunuyordu. Beni ameliyat eden doktorum ikinci bir görüş almamı ve diğer tedavi seçeneklerini değerlendirmemi önerdi onun yapabileceği bir şey kalmamıştı.

Bana yakın olan bir radyoloji uzmanından randevu aldım. Doktor bana açık konuştu ve düşük dereceli astrositoma hastalarının en fazla 3-5 yıl yaşadığını söyledi. Yaşla dolan gözlerimle doktora baktım siz anlamıyorsunuz dedim. Ben o mucize kişiyim. Çaresizlikle omuzlarını silkeledi kendisine senede bir astrositoma vakasının geldiğini ve tedaviye rağmen  hastaların hepsinin öldüğünü söyledi. Elimde hemşirenin yol için verdiği bir kutu mendille oradan ayrıldım.

11 Eylül 2000 de ülkenin en iyi kanser araştırma hastanelerinden olan Texas MD Anderson hastanesine gitmek için Houston'a uçtum. Burada nöroonkolojist doktor Charles Conrad ile karşılaştım. Hikayemi anlattım ve sonunda radyolojistin söylediği sözleri söyledim. "Biz bu teşhis ile hemfikir değiliz. Bunu çok etkin bir şekilde tedavi edeceğiz, geri kalan tümörü çıkaracağız ve hepsini oradan alacağız" dedi. Çok sevinmiştim. Ancak sevincim çok sürmedi. MD Anderson hastanesinde yapılan ikinci bir patoloji bunun aslında Anaplastik Astrositoma Grade III olduğunu gösterdi. Çok korkmuştum, çünkü bu süre içinde kendimi beyin tümörleri konusunda eğitmiştim ve 3. derece bir tümörün kötü bir tümör olduğunu biliyordum. Fakat Dr. Conrad bana kesinlikle kendisinden umut kesilmiş ölmek üzere olan bir hasta gibi yaklaşmadı. Tam tersi ben beyninde alınması gereken kötü bir kitle bulunan normal bir kişiydim ve o ve ekibi bana bunun için yardım edebilecek doğru kişilerdi.

Böylece beni Temodal ve Accutane tedavisine aldı ve 6 ay boyunca buna devam ettim. Bunun işe yaramadığını düşündüm çünkü birinci kürden sonra tümörde çok az bir küçülme görünüyordu. Fakat en azından tümörüm hiç bir üreme olmadan kontrol altında idi. Kendimi çok iyi hissediyordum. Tüm gün işimde çalışıyor biri 10 diğeri 13 yaşındaki iki oğluma bakıyor, düzenli olarak egzesiz yapıyor, sağlıklı beslenmeye çalışıyordum. Hala hayatta olduğum için şanslıydım ve çok mutluydum. O yüzden sonsuza kadar Temodal'e devam edebilirm diye düşünüyordum. Pek öyle olmadı. 2001 yılı baharında, MRI doktorların hoşuna gitmeyen bir nokta gösteriyordu. Bu noktanın varlığı ve Noel'de geçirdiğim ilk nöbet bana artık "Gösteri zamanı"nın geldiğini söylüyordu. Doktorum bana ameliyat zamanının geldiğini söylüyordu. Bir çocuk gibi ağladım. Yaptığım şeyleri yapmaya devam etmek istiyordum, fakat doktorum tümörün oldukça büyük olduğunu ve tekrar hareketlenmeye başladığını söyledi.

Dosyama cerrah Fred Lang verilmişti. MD Anderson tümörün çok tehlikeli bir yerde olduğunu, ameliyatın çok riski olduğunu söylüyordu. Fakat doktor Lang ve Conrad bir şekilde bunun ameliyat edilebileceğini düşünüyorlardı.  Bir dizi test için Houston'a çağrıldım. Bu testler arasında Fonksiyonel MRI ve WADA testi vardı. Fonksiyonel MRI kişinin beynindeki bölgelerinin hangi vücut fonksiyonlarından sorumlu olduğunun haritasını çıkarmaya yarıyor. WADA ise beynin bir yarı küresini uyuşturarak beynin diğer yarı küresinin fonksiyonlarını test etmeye yarıyor. Doktor Lang haklı çıkmıştı. Beynimin konuşma ve uzun süreli hafızadan sorumlu bölgeleri beynimin sol yarı küresinden sağ yarı küresine kaymıştı! Yani beynim tümörden etkilenmemek için kendini yeniden yapılandırmıştı. "Hayatımda böyle şey görmedim" doktorumun ağzından dökülenler ilk şeyler oldu.

22 Mart 2001de Fonksiyonel Görüntü Kılavuzlu Ameliyat ve Narkozsuz Ameliyat gibi son teknolojileri kullanarak beni tekrar ameliyat ettiler. Sonrasında iyi haber ve daha iyi haber geldi. Dr. Lang tümörün tamamını almayı başardı ve beni tümörsüz hale getirdi. Dahası labaratuar sonuçları Temodal ve Accutane tedavisinin işe yaradığını gösteriyordu. Anaplastik Astrositoma Grade III yokolmuş geriye derecesi dahi olmayan Oligodengroglioma kalmıştı ki Temodal bu tür tümörlerde en başarılı sonucu veriyor.

1/21/2002 deki kontrolüm tamamen temiz çıktı. Tümörün bulunduğu yer incelendi. Tekrar üremeye engel olmak için radyoterapi uygulanması sözkonusu oldu. İhtiyaten bir radyoloji uzmanı ile görüştüm. Ancak doktorum radyasyonun kalıcı hasarlara yolaçabildiğini bundan şimdilik mümkün olduğu kadar uzak durmamı söyledi.

1/3/2003 Küçük bir noktacık göründü. Tırnak ucu kadar idi. İnceleyen doktorlar 30 kürlük 3 boyutlu harici radyoterapi uygulanmasına karar verdi. Doktorum tedavime 80mg Tamoxifen ekledi. Doktorum yüksek dozlu tamoxifenin radyoterapi sırasında çok etkili olduğunu söyledi.

11/7/2003 Radyoterapiyi bitirdim. Geri dönüş yolculuğumda Decadron almayı ihmal ettim ve kafam radyasyonun etkisi ile oldukça şisti. Uçakta tamamen hareketsiz hale geldim hostesler beni tekerlekli sandalye ile indirmek zorunda kaldılar. Beynimin hasar gördüğünü sandım ancak şükürki yanılmışım. Derhal damardan Decadron verildi ve bir biyopsi yapıldı. Beyin zarımda kötü hüylü hücrelere rastlanıldı.  Topotecan isimli bir ilacın denemelerine katılıp katılmayacağım soruldu ve elbette katıldım.

Bundan sonra PCV kemoterapisine başladım. Ancak beyin kökünde ve zarında hala kötü huylu hücreler görünüyordu. Ben de I 131 adlı bir ilacın klinik deneylerine katıldım. Aslında bu tiroid kanserini önlemek için kullanılıyordu ancak leptomenengeal kanserde de etkili olabileceğini düşündüler. Ve işe yaradı beyin zarımdaki kötü huylu hücrelerden tamamen kurtuldum.

Ancak tümörün alındığı yerdeki oluşumlardan tamamen kurtulmalıydım. Dr.Lang ve ekibini aradım. GammaKnife ile ameliyatı önerdiler. Bundan sonra tekrar 4 kürlük PCV tedavisine başladım. Ancak bu yorgunluga yol açıyor. Bunu engellemek için Ritalin alıyorum.

MD Anderson hastanesinin MRI gözetim programına konuldum. Herhangi bir radyoterapi veya kemoterapi uygulamıyorum. Dr. Conrad "Şayet bir problem olursa burada bir doktor ordusu ile bekliyoruz ama hiç öyle bir şey olacağını ummuyoruz" dedi.

Kendimi gayet iyi hissediyorum. Sanki kötü bir rüya görmüş uyanmışım gibi. Kendimi psikolojik olarak çok güçlü tuttum, İNANÇ, UMUT ve TESLİM OLMAK YOK benim ilkelerim oldu. Gecenin bir yarısında uyansamda bunları tekrarlayarak ve dua ederek bu korkuların hepsinin yavaş yavaş kaybolduğunu gördüm. Duanın gücüne inanıyorum etrafımdaki herkesten benim için dua etmelerini istedim, onların o pozitif enerjisi bana güç verdi. Kendimi de dünya yüzündeki en iyi tedaviyi en iyi hastaneyi ve doktoru aradım ve kendimi onlara teslim ettim. 

Şu an üniversite kütüphanesinde çalışıyorum, konsantrasyonum giderek arttı. Oldukça dolu bir hayat yaşıyorum. İnanıyorum ki bu hastalığı ben yendiysem siz de yenebilirsiniz.

29 Mart 2010 Pazartesi

Siirt'te ilk beyin tümörü ameliyatı gerçekleşti

Edinilen bilgiye göre, Siirt Devlet Hastanesi Beyin Sinir Cerrahisi Uzmanı Operatör Dr. Alper Irak tarafından yapılan ve 4 saat süren ameliyatla Ayşe Kızılaslan'ın (60) beyninde yayılma eğilimi gösteren tümörler alındı. Konuyla ilgili açıklama yapan Dr. Alper Irak, hastanın beyninde tıpta Moling olarak adlandırılan kötü huylu bir tümör bulunduğunu belirterek, 4 saat süren başarılı bir ameliyatla tümörleri aldıklarını söyledi. Siirt Devlet Hastanesi'nde sadece büyük tıp merkezlerinde yapılabilen ameliyatların büyük bir başarıyla yapılmaya başlandığını belirten Dr. Irak, 'Amacımız hastalarımızın kendi memleketlerinde sağlığına kavuşturmaktır. Ayşe Kızılaslan adlı hastamıza yapılan ameliyat da büyük merkezlerde yapılabilen riskli bir ameliyat idi. Buna rağmen çok başarılı bir şekilde hastanemizde gerçekleştirdik.' diye konuştu.

24 Mart 2010 Çarşamba

Tıp ve Alternatif Tıp

Tıp veya Alternatif Tıp her ikisi de insanın bozulan sağlığını düzeltmeyi amaçlayan tedavi yöntemlerdir. Böyle düşünülünce aslında bir ayırım da doğru olmaz. Bir tedavi yöntemi şayet insanın bozulan sağlığını düzeltiyorsa bunun adının veya kimler tarafından nasıl uygulandığının hiçbir önemi de yoktur hasta için.

Tedavi yöntemleri arasındaki asıl fark tedavi etme iddiasının ne derece doğrulanabildiğidir.

Peki tedavi etme iddiasını nasıl doğrularız?
Bunun en basiti bu ilacı yada tedavi yöntemini aynı hastalığa sahip insanlara verip onların iyileşip iyileşmediğine bakarız. Şayet iyileştiriyorsa işe yarıyordur, iyileştirmiyorsa yaramıyordur. Kolay, öyle değil mi?

Peki ama iyileşmeyi nasıl ölçeceğiz?
Bir kişinin "ben uyguladım bana yaradı" demesi sizce yeterli bir ölçü mü? Bu aslında bu kişiyi ne derece tanıyoruz, sözüne ne derece güvenebiliriz buna bağlı. İnterneti açın. Binlerce ilaç ve bunu kullandığı söyleyen bir sürü insanın ifadesi var. Bu kişiler gerçek mi? İyi niyetli mi? Para için mi bunları söylüyorlar? Peki hepsini geçin bilgileri yeterli mi bu hükme varmak için?

Türkiye'de uzun süre mantarlar konusunda bilimsel araştırma yapmış bir uzmanın yaşadığı şu olaya bakın:
Araştırmalarım sırasında Anadolu da bir köye gittim ve orada şaşkınlık içinde köylülerin zehirli bir mantarı yemek için topladıklarını gördüm. Köylülere "Ama bu mantar zehirli" dedim. 
Köylüler bana güldüler: "Yok beyim, bizim analarımızda bunu yedi, atalarımız da. Biz de yiyoruz çok şükür hepimiz gayet iyiyiz." dediler. Birine sordum: "Peki senin anan sağ mı?"
"Yok beyim öldü." dedi 
"Baban sağ mı?" 
"O da hakkın rahmetine kavuştu" başını öne eğdi.
"Peki annende ya da babanda böbrek yetmezliği var mıydı?" 
"He beyim, ikiside böbrek yetmezliğinden öldü. Sen ne bildin?" 
Söylenecek söz yoktu çünkü bu mantardaki zehir doğrudan böbreğe saldıran ve yıllar içinde ağır ağır böbreği çürüten bir madde içeriyordu.

Aynı bu köylülerin yedikleri mantarın sağlıklı olduklarını düşündükleri gibi, size bir tedavinin işe yaradığını söyleyen kimse belli bilgilere sahip değilse, onların sözüne ne derece güvenebiliriz?

Güvenemeyiz. Bu yüzden de biz olaya sözüne güvenebileceğimiz bir otoriteyi olaya dahil ederiz. Bu güvenilir otorite tedaviyi uygular, sonuçlara bakar ve bize işe yarıyor veya yaramıyor der. Bu aslında bugün uygulanan klinik deney yöntemidir. Konu ile eğitimli bir grup insan ilaçları ve tedavileri kontrollü şartlar altında dener ve işe yarayıp yaramadığını bize söyler.

Peki bize bunu söyleyen otoritelerin tarafsızlığına inanabilir miyiz? Bilgilerinin doğru olduğuna inanabilir miyiz? İşlerini hatasız yaptığına inanabilir miyiz?

Bu kişilerin bilgilerinin doğru olduğuna onları belli diplomalara ve sertifikalara sahip olmaya mecbur ederek bir nebze de olsa inanabiliriz. Örneğin ameliyat edecek bir kişinin tıp fakültesini bitirip oradan diploma alıp almadığına bakarız. Şayet cerrah diploması yoksa ameliyat için ona kendimizi teslim etmeyiz. Ancak burada da, o sahip oldukları diplomaların ne için verildiği ve de veren kuruluşların güvenilirliği söz konusu. Paranoya değil gülmeyin;

Örnekleri var, şu an araştırırsanız ortalıkta Prof. Dr. ünvanı ile dolaşan ve insanlara bitkisel tedaviler öneren bir kişinin aslında tıp doktoru değil ekonomi doktoru olduğunu öğrenebilirsiniz.

Dahası hadi diyelim bu Dr. ünvanlı kişi konunun uzmanı olduğunu göstermek için "Falanca kurumdan alternatif tedaviler diplomam var" dedim bunu çerçeveleyip duvarına astı veya internet sitesine koydu. Araştırın bir bu bahsedilen üniversite nerede? Bu kurum şayet varsa böyle bir diploma veriyor mu, veriyorsa kime veriyor, ne için veriyor? Yani verdiği o diploma ve sertifika bu kişinin insanlara tedavi uygulayabilme bilgisini ve yetkisini veriyor mu?

Gerçekten de araştırırsanız Türkiye'de TVlerden eksik olmayan böyle Prof lakaplı birilerinin "Avrupanın sayılı üniversiteleri" dediği kurumun aslında eski doğu bloku ülkelerde bulunan ve herhangi bir akademik bağı olmayan ne idüğü belirsiz bir yer olduğunu öğrenebilirsiniz. Elbetteki bu diploma Türkiye'de ki hiç bir resmi kurum tarafından insanlara tedavi amaçlı müdahale için yetmez. Genelde bu tip kişiler kurdukları özel klinikler sağlık kuruluşu değildir, şayet böyle bir yere gitmişseniz duvardaki vergi tabelasındaki ünvanı okuyun. "Gıda Sanayi Ticaret İthalat İhracat Turizm İnşaat" gibi bir faaliyet alanında kayıt edilmiştir. (Kayıt edilmişse, yoksa kaçaktır tabii).

Yukarıdaki tüm şüpheleri geçtik bilgi ve eğitimden emin olduk. Bir insanın bilgisi eğitimi bir yana bir de bu kişinin iyi niyeti ve tarafsızlığı bir yana. Bir insanın Profesör olması hatta Nobel ödülü alması onu iyi niyetli veya tarafsız yapmaz. Bunun günümüzdeki en tanınmış örneği multimilyon dolarlık bir pazarlama şirketi olan Herbalife'a sözde bilimsel danışmanlık yapan kimya dalında Nobel ödülü almış olan Prof. Louis Ignarro'dur.

Ignarro adını ve otoritesini kullanarak bilimsel dergilere, ürün satışından alacağı komisyon karşılığı Herbalife ürünlerini övecek şekilde sözde bilimsel makaleler göndermiştir. Ancak daha sonra Herbalife ile yaptığı milyon dolarlık anlaşma ortaya çıkmış ve yazıları kaldırılmıştır. Bu her ne kadar sanatçılar için alışılmış birşey ise de (bkz Seda Sayan ın Elma&Krom veya Kahverengi Pirinci) bunu Nobel ödüllü insanlardan ve hatta hipokrat yeminli insanlardan beklemeyiz. Doktorlar için hipokrat yemini insan sağlığını herşeyden önde tutacaklarına dair bir namus sözüdür. Elbette arada namussuzların çıkması kaçınılımaz, bunlar bu yola gönül vermiş insanlar tarafından aralarından atılır.Tıp böyle iken bilim dünyası da bu tip olayları ayıklayacak mekanizmaları geliştirmiştir.

Herhangi bir iddia deneysel olarak kontrollü şartlar altında başka bilim adamları tarafından tekrarlanabilmelidir. Yoksa iddianın bir hükmü yoktur ve sonuç bilimsel kabul edilmez.

Bugün bunun en güzel örneğini "herbalistçilerde" görüyoruz. Bu sözümona uzmanlar her derde deva mucize ilaçlar satarlar fakat ne hikmetse herhangi bir klinik deneye yanaşmazlar. Oysa düşünün ki bir ilaç kansere veya AIDS'e çare neden bunu herkese göstermiyorlar? Öyle olsa tüm insanlık faydalanmaz mı herkese ispat olmaz mı, daha çok ilaç satmazlar mı? İnternet üzerinden veya TV reklamı ile satmaya çalışacaklarına eczanede satsalar doktorların uzmanların tavsiyesi ile hastaların eczacıların ağız reklamı ile satsalar ve bize de bu yazıları yazdırmasalar. Maalesef  yapamazlar, foyaları meydana çıkar, rant kapıları ellerinden gider..

Bu kişiler ilaçlara uygulanan sıkı denetimden kurtulabilmek için ürünlerini ilaç değil gıda desteği olarak pazarlar.   Üstüne de utanmadan Alman Sağlık Bakanlığından onaylı derler. Sağlık bakanı elma veya pirinç satmak için gıda tüzüğüne uygun olduğu sürece köşedeki manava da bakkala da onay verir. Çünkü elma ve pirinç bir gıdadır dozunda tüketildiğinde sağlığa bir zararı yoktur.

Bu yazıdan anlamanız gereken bir şey varsa Alternatif Tıp olduğu iddia edilen şeyin aslında "denenmemiş tıp" olduğudur. Bu tedavi yöntemlerini ilaçları satanlar bir sürü yaygara koparmalarına rağmen hiç bir şekilde iddialarını meşru yollardan denemeye yanaşmazlar. Buna sebep olarak da türlü komplo teorilerini öne sürerler.
Oysa atalarımız ne güzel demiş "Halep orda ise arşın burda"! İki grup gönüllü hasta al birine tedaviyi uygula diğerine uygulama, bu hastaların gelişimini düzenli olarak kaydet ve sonucu bildir; Kullananlar da hakikaten bir iyileşme oldu mu olmadı mı?

Bu kadar basit bir şeyi yaptığınızda siz sadece köyünüzde değil tüm dünyada tanınırsınız ve kabul görürsünüz. Tedavileriniz hastanelerde uygulanır, ilaçlarınız eczanelerde satılır, paraya ve şöhrete kavuşursunuz, dahası tüm insanların hayır duasını alırsınız sizin için bu önemliyse. Penisilin, Aspirin gibi ilaçlar da sıradan insanlar tarafından bulunmadı mı? Temodal gibi bir ilaç kar amacı gütmeyen bir kanser vakfı tarafından bulunmadı mı? Hiç birinin önünde arkasında dev ilaç firmaları, çıkar grupları, casusluk örgütleri hatta derin devlet yoktu.

Unutmayın hastalığınız sadece sizde yok, ABD başkanlarında da var (Ronald Reagan) Hollywood sanatçılarında da (Kyle Minogue, Patrick Swayze) bilim adamları ve doktorların kendilerinde de. Bu kişilerin kendileri de arayış içindeler bir ilaç bir umut için aynı sizin gibi...Bu yüzden fonlara miyonlarca dolar para dökülüyor. Bu dert zengini fakiri ünlüsü ünsüzü o kadar çok insanı etkiliyor ki buna tedavi buldum diyen kişinin saklanması kıyıda köşede kalması düşünülemez. Fakat kanser gibi AIDS gibi ölümcül hastalıklara mucize ilaç satmanın en cazip tarafı, ilacınız işe yaramadığında sizin kapınızı çalacak sikayet edecek müşterilerinizin olmaması...

20 Mart 2010 Cumartesi

Tümörü Nasıl Yendim?: Frank B'nin Hikayesi

Benim adım Frank, Belçika'da yaşıyorum. 1953'te doğdum. Oldukça aktif bir hayatım oldu. Gençliğimde dağcılığa meraklıydım, 25 yılım tatillerde İsviçre Alplerinde ve Ant dağlarına tırmanarak geçti. Sonradan bu merakım denizciliğe dönüştü.

1997 yılı baharında bir süre boyunca sabahları hafif bir bulantı hissetmeye başladım. Genellikle terleme oluyordu ve bir seferinde de bilincimi kaybettim. Bütün bu belirtileri ise şok sonrası strese bağladım. Çünkü bu belirtiler müdürü olduğum yatılı okulda çıkan büyük bir yangından hemen sonra kendini göstermeye başlamıştı.

Yaza doğru kendime tekrar gelmeye başladım ben de denize açılıp biraz kafamı dinlemeyi düşündüm ve İngiliz kanalına doğru açıldım. Dönüş yolunda ilk epilepsi nöbetimi geçirdim. Oldukça korkmuştum. Belçika'ya dönünce Anvers hastanesinde tanıdığım bir nöroloji uzmanını görmeye gittim. Durum onu da endişelendirmişti. MRI çektirmek için ertesi güne randevu verdi.

MRI da beynimin sol üst parietal lobunda 3-4cm boyutlarında bir tümör ile bunun üç tarafını saran iltihap ve  bir köşesinde ise dağılma açık seçik görünüyordu. Belki de bu tümörün beynin diğer kısımlarına yayılmaya başladığının bir göstergesi idi. Şansa tümör ulaşılabilecek bir yerde idi.

7 saat süren bir operasyon ile tümör alındı. Operasyon sırasında beni bayıltmadılar ve sürekli tepkilerimi gözlemlediler. Ameliyattan sonra yukarı doğru yürümeliydim. Vücudumun sağ tarafında herşey yolundaydı ancak sol tarafımı hareket ettirirken güçlük hissediyordum.

Ameliyattan sonra bir psikolojik danışman beni ziyaret etti. Birkaç gün sonra da cerrah patoloji sonuçları ile birlikte geldi. Haberler hiç iyi değildi. Durum hala hayati önem taşıyordu. Doktor bana yaralarım iyileştikten sonra 30 seanslık düşük doz (2Gy) radyoterapi önerdi. Çünkü beyin haritası, narkozsus ameliyat gibi bütün ileri teknikleri kullanmasına rağmen tümörün tamamını almak mümkün olmamıştı.

Ancak yine de bütün bu tedavilere rağmen 9 ila 15 ay bir ömrüm kalmıştı. Tümör yüksek dereceli GBM adı verilen astrositik bir tümördü. 1997 yılında adjuvan terapileri henüz gelişmemişti. Benim ameliyatımı yapan doktor Amerika'da bazı arkadaşlarından bazı tümör hücrelerinin EGF (Epithel Growth Factor) reseptörlerine sahip olduğunu duymuştu. Bazı hastalarda asıl olarak göğüs kanseri için geliştirilen Tamoxifen adlı ilaç yüksek dozlarda uygulandığında tümör tedaviye cevap veriyordu. Bunun sebebinin her iki kanser türündede EGF'nin bulunması olduğu düşünülüyordu. Çünkü Tamoxifen göğüs kanserinde östrojen dengesini sağlıyor ve EGF'yi bloke ediyordu.

Doktorum, asıl olarak beyin tümörü tedavisi için kullanılmasa da yan tesirlerinin ağır olmaması ve çaresiz olan bana bir umut ışığı olabileceği düşüncesiyle bu ilacı  bir denememi tavsiye etti. Bu ilacın masrafları maalesef o zaman için Belçika sosyal sigortalar kurumu tarafından karşılanmıyordu. Bu yüzden tedaviyi tamamen kendi imkanlarımla devam ettirdim. (Şu an Belçika'da bu ilacın masrafının %75i özel bir fon aracılığı ile karşılanmakta.)

Bugün 9 sene sonra hala hayattayım ve bu ilacı kullanmaya devam ediyorum.  Sağ tarafımdaki hafif felç durumu  fizyoterapi ve talasoterapi yardımıyla tamamen kayboldu. Epilepsi hala devam ediyor ancak hergün aldığım Fenytoin sayesinde tamamen kontrol altında. Eskisine göre biraz konsantrasyon eksikliği var ve çabuk yorulduğumu hissediyorum. Tekrar eden ayak hareketleri epilepsi nöbetlerine yol açabildiği için araba ve bisiklet kullanamıyorum.

Uzun süren tedavim yüzünden işimi bırakmak zorunda kaldım. 2005 yılı Kasım ayında beyin tümörü hastaları yararına çalışan küçük bir dernek kurdum. Bu dernek 2006 yılında resmileşti ve Belçika'da beyin tümörü için kurulan ilk dernek oldu.

Frank Boeye
Werkgroep Hersentumoren VZW.
Gasstraat 5
2950 Kapellen
Belgium

18 Mart 2010 Perşembe

Alternatif tedaviler: Zerdeçal beyin tümörünü engelliyor

Zerdeçal, Güneydoğu Asya mutfağının önemli bir parçasıdır. Yakın zamanda yapılan bazı çalışmalar bunun kurkumin veya diferuloylmethane adı verilen ve kanser hücrelerini yokedici özelliği olan bir maddeyide barındırdığı ortaya çıktı. Buna rağmen hiçbir çalışma henüz antitümör özelliğini kanıtlayabilmiş değildi.

New York Üniversitesi (CUNY) kimya departmanından bir grup geçtiğimiz Şubat ayında bu konuya dair bir çalışma yayınladı. Ekip bu maddenin kan-beyin bariyerini geçebildiğini ve normal beyin dokusuna herhangi bir zarar vermediğini ortaya çıkardı. Dahası beyin tümörü oluşturucu bir madde verilen farelere, zerdeçaldan elde edilen kurkumin maddesi enjekte edildi. Kurkumin verilmeyen farelerde beyin tümörü oluşumu görülürken kurkumin verilenlerde görülmediği gözlendi.
Ekip bunun kurkuminin beyin tümörü gelişimini engelleyici özelliğinden olduğunu iddia ediyor ve kurkuminin tümöre karşı ilaç geliştirme için önemli bir kaynak olduğunu söylüyor.

Zerdeçal ile yapılan diğer bazı çalışmalarda gırtlak kanserinde ve bazı tümör türlerinde iyileştirici etkileri olduğunu gösteriyor. Ancak şu an bu çalışmalar yalnızca hayvanlar üzerinde yapılıyor. Bu maddenin henüz insanlarda da aynı etkileri verip verilmeyeceği bilinmiyor. Bu ancak 3 aşamalı bir klinik deney ile belirlenebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da şu: Yukarıdaki çalışmaların hepsi Zerdeçal dan elde edilen kurkumin maddesinin saflaştırılmış hali ile yapılmış. Ve bu maddenin deri altına iğne ile enjekte edilmesi gerekiyor. Gıda yolu ile alınan Zerdeçal'ın herhangi bir etkisi görülmüyor. Çünkü etkin maddeler tümöre ulaşmadan sindirim yolu ile vucuttan atılıyor.

Bu yüzden Zerdeçal yiyelim tümöre iyi gelir demek yanlış olur. Hatta bazı kişilerin "pahalı kemoterapileri bırakın Zerdeçal alın iyileşin" sözlerine biraz sağduyu ile yaklaşmak lazım. Hali hazırda Zerdeçal gibi ve etkinliği ondan çok daha fazla olduğu ispatlanan pek çok madde labaratuarlarda incelemede. Şayet Zerdeçal bir umut olacaksa milyonlarca dolarlık ilaç sektörü ve bu konuda çalışan yüzbinlerce bilimadamı bunu bize en güvenli şekilde sağlayacaklardır.

Herhangi bir ilaç geliştirilirken insanlar üzerinde yapılacak klinik deneylerde öncelikle bu madde vücuda herhangi bir zarar veriyormu o araştırılır. Bu maddenin güvenli dozu nedir bu belirlenir. Sonra bu madde herhangi bir fayda veriyor mu ona bakılır. Şayet bir fayda veriyorsa ve verdiği fayda kontrol edilebilir zararından çok ise ilaç olarak kullanıma sunulur.

Son Gelişmeler


Molecular Nutrition & Food Research dergisinin 19 Ocak 2010 tarihli yayininda Kanada Quebec Universitesi'nden M. Perry ve arkadaslarinin yaptigi calismaya yer verildi. Ekip insan beyin tumoru genleri verilmis deney farelerinde kurkumin maddesinin etkilerini arastirmis. Kurkumin verilen farelerde tumorun gelismesinin ve damarlanmanin verilmeyen farelere gore yavasladigi gorulmus. Dahasi ekip labaratuar deneylerinde kurkumin maddesinin kan-beyin bariyerini etkin bir sekilde gectigini gostermis.

KAYNAKLAR
  • Curcumin inhibits tumor growth and angiogenesis in glioblastoma xenografts.Perry MC, Demeule M, Régina A, Moumdjian R, Béliveau R.Mol Nutr Food Res. 2010 Jan 19.
  • Curcumin Blocks Brain Tumor Formation. Purkayastha S, Berliner A, Fernando SS, Ranasinghe B, Ray I, Tariq H, Banerjee P. Brain Res. 2009 Feb 10. [Epub ahead of print]PMID: 19368804
  • Curcumin inhibits glyoxalase 1: a possible link to its anti-inflammatory and anti-tumor activity. Santel T, Pflug G, Hemdan NY, Schäfer A, Hollenbach M, Buchold M, Hintersdorf A, Lindner I, Otto A, Bigl M, Oerlecke I, Hutschenreuter A, Sack U, Huse K, Groth M, Birkemeyer C, Schellenberger W, Gebhardt R, Platzer M, Weiss T, Vijayalakshmi MA, Krüger M, Birkenmeier G. PLoS One. 2008;3(10):e3508. Epub 2008 Oct 23.
  • Demethoxycurcumin induces Bcl-2 mediated G2/M arrest and apoptosis in human glioma U87 cells. Luthra PM, Kumar R, Prakash A. Biochem Biophys Res Commun. 2009 Jul 10;384(4):420-5. Epub 2009 May 5.PMID: 19422808

13 Mart 2010 Cumartesi

Nusaybin'de ilk kez açık beyin ameliyatı yapıldı

Geçtiğimiz günlerde yoğun bakım ünitesi kurulan Devlet Hastanesi'nde bir ilk daha yaşandı. Teknolojik imkânlarla donatılan hastaneden ilk defa açık beyin ameliyatı gerçekleştirildi. Motosikletin çarptığı Ramazan Basın(6)'a beyin kanaması teşhisi konuldu. Daha önce Mardin veya Diyarbakır'a sevk edilen hastaların aksine küçük çocuk, sevk edilmeyerek yoğun bakım ünitesine alındı. Hastanede görevli Beyin ve Sinir Cerrahisi Uz. Opr. Dr. Umut Yaka ve Anestezi Uzm. Dr. Mustafa Emre Kavlak yaklaşık 45 dakika süren açık beyin ameliyatı yaptı.

Daha önce bu tür hastaların Nusaybin'de tedavi edilmeyip başka il ve ilçelere sevk edildiği bildiren Dr. Umut Yaka, "Yeni kurmuş olduğumuz yoğun bakımı ünitesinin desteğini alarak trafik kazası geçiren hastamızı 45 dakika içerisinde ameliyata aldık. Operasyonda gayet iyi bir şekilde beyindeki kanaması tamamen boşaltılarak, kafa kemiğindeki kırıklar düzeltilip tekrar yerine konuldu. Hastamız şu anda yoğun bakım ünitesinde her hangi bir solunum cihazına bağlı olmaksızın kendi solunumuyla takip ediliyor." şeklinde konuştu.

Nusaybin Devlet Hastanesi Baştabibi Süleyman Gökdemir ise hastanede şuanda her türlü ameliyat yapılacak imkân ve konfora sahip olduğunu söyledi.

Yoğun bakım ünitesi sorumlusu Uzm. Dr. Kavlak da hayati tehlikesi olduğu için hastayı başka bir yere nakletmenin çok riskli olduğunu ifade etti. Hastanedeki yoğun bakım ünitesinin olması nedeniyle çocuğu Nusaybin'de ameliyat etmeye karar verdiklerini belirten Kavlak, hastanın tedavisine devam ettiklerini bildirdi.

7 Mart 2010 Pazar

Amerika'da bir kasaba beyin tümörü ile savaşıyor


Beyin tümörünün kaynağı ile ilgili her gün yeni bir haber çıkıyor. Cep telefonları,  kanserojen gıdalar hatta diş dolguları  beyin tümörüne sebep olarak gösteriliyor. Ancak bu tip kanserojen olduğu öne sürülen maddelerle hergün haşır neşir olmamıza rağmen beyin tümörü yine de içimizden yalnızca küçük bir kısmı etkiliyor. Fakat Amerika'nın Missouri eyaletinde bulunan Cameron adlı bir kasaba için durum biraz değişik. 6500 nüfuslu kasabada neredeyse her 10 kişiden biri ya beyin tümörü işe savaşmakta veya beyin tümörüne yakalanmış bir veya birden fazla yakına sahip. Kayıtlar yalnızca 1996-2000 yılları arasında 70 yeni beyin tümörü vakasının tespit edildiğini gösteriyor. Bu da neredeyse kasabadaki her 100 kişiden 1ine denk geliyor. Bu normalden iki bin kat daha fazla bir oran. Sonraki yıllara ait bilgiler yok çünkü doktorlar yalnızca kötü huylu tümörleri Amerikan sağlık bakanlığına bildiriyorlar. Bunun dışındakiler kayıt edilmediği gibi sağlık bakanlığı da bu bilgileri kamu ile paylaşmıyor.

Sağlıkları için endişelenen kasaba halkı çeşitli kurumlara başvurmuşlar ancak sürekli geri çevrilmişler. Hükümetin yaptığını söylediği araştırmalar hep herşeyin normal olduğunu söylemiş. Yani hükümete göre küçük bir bölgede yaşayan bu kadar insanın topluca beyin tümörüne yakalanmaları tamamen kötü bir tesadüf.

Dahası yapılan çalışmalar yalnızca Cameron kasabasını değil civardaki 4 kasabayı içerecek şekilde yapılmış. Böylece 4 kasabalık bölge için verilen raporda düşük ortalamalar elde edilmiş. 

Erin Brockovich kasabayı savunuyor
Bunu ortaya çıkaran ise hepimizin Julia Roberts'ın oynadığı filmle tanıdığımız Erin Brockovich'den başkası değil. Filmde öyküsü anlatılan Brockovich aslında gerçek hayatta da avukatlık yapmakta ve bu tür toplum yararına davaları üstlenmekte. Herhangi bir çıkış yolu bulamayan kasaba sakinleri 2008 yılında Erin Brockovich'e mektup yazarak kasabaları için yardım istemişler. 2008 yılı Ağustos ayında kasabalı topluca mahkemeye başvurmuş. 

Bunu müteakip yapılan araştırmalarda toprakta belli yerlerde normal değerlerinin üstünde arsenik ve kurşun bulunmuş ancak bu kasabanın tümünü etkileyecek şekilde olup olmadığı tartışılacak bir konu. Çoğunluğu çifcilikle geçinen kasabada 30 yıl kadar önce kapatılan iki fabrika dışında herhangi bir endüstri bulunmuyor.

Beyin tümörünün kasabanın ortak olarak paylaştığı kaynaklardan gelme olasılığı üzerinde yoğunlaşan araştırmalar beyin tümörüne sebebin su kirliliği olduğu görüşündeler. Yağmur ile gelen sular ise topraktan süzülerek içme suyunu besliyor. Kuraklık nedeni ile azalan sular arıtılmış su ile destekleniyor. 

Sebebi gübre mi
22 Nisan 2009'da Cameron'da yaşayan ve eşini beyin tümörü yüzünden yeni kaybeden William Kemper ile akciğer kanserine yakalanan ve beynine yayılan Janet Lashner tarafından yeni bir beyin tümörü davası açıldı. 
Şikayet dilekçesinde 1983-2009 yılı başına kadar  deri tabaklama sırasında kılı deriden ayırmak için krom kullanıldığı belirtiliyor. Deri tabaklama sırasında ortaya çıkan tonlarca atık madde bölgedeki çeşitli firmalarca toplanarak bölgede bulunan 4 çiftliğe gübre olarak satılmış.

Dava dilekçesine göre işte toprağa doğrudan atılan bu madde öncelikle onunla temasta bulunan kimselerde, sonrada toprağa düşen yağmur ile suya karışarak daha sonrada bu toprakta yetiştirilen gıdalar ile kasabadaki kanser ve beyin tümörü vakalarına yol açıyor. 

Çiftçilerin bilmeden serbestçe toprağa attığı hekzavalent kromun kanserojen bir madde olduğu zaten bilinmekte. 

Çiftçilere bu atık maddeyi gübre olarak satan Prime Tanning tabaklama şirketi verilen maddede yüksek seviyelerde hekzavalent krom bulunduğunu saklamakla şuçlanıyor. 

Başkaları da var
Olayın basına yansıması ile çeşitli websitelerindeki forumlara katılan ve beyin tümöründen etkilenen pek çok insan olayın ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu açık seçik göstermekte. Bunlardan William adlı bir kasaba sakini şunları söylüyor blog postasında:

Su havzası kenarında arazim vardı ve büyükbaş hayvan yetiştirmekte idim. Tahminen 92 ve 98 yılları arasında St.Joseph firmasından aldığım gübreyi tarlalarımda çokça kullandım. 27 Nisan 2009'da beyin tümörü teşhisi konuldu henüz patoloji raporumu bekliyorum türünü ögrenmek için.

Nancy isimli bir başka kişi de:

Eşim Cameron'da doğmuş ve büyümüştü. Glioblastoma Multiforme adı verilen çok agresif bir tümöre yakalandı ve kendisini 4 Haziran 2009 da kaybettik
diyor

Basında çıkan haberleri okuyan Annette Ferril ise şunları söylüyor:

Babamı 11 Haziran 2008'de çok hızlı gelişen agresif bir tümör yüzünden kaybettik. Kendisi Ekim 2007'de bir check-up yaptırmıştı ve o zaman yaptırdığı tomoğrafide hiçbirşey yoktu. Ancak Haziran 2008'de çok ağır hastalandı ve komaya girdi. Kendisine yapılan tomografi beyninin tam ortasında yumurta büyüklüğünde bir tümör olduğunu gösterdi. Çok geçmeden kendisini kaybettik. Ağır ve acılı bir ölüm oldu onunki.  Babam Cameron yakınlarında yaşamakta idi. Her pazar yemek yemek için kasabaya giderdi. Sanıyorum orada bulunan birşeye maruz kalmıştı. Bu haberler ortaya çıktığından beri daha da eminim bundan.

KAYNAKLAR

5 Mart 2010 Cuma

Sitemiz Hakkında

Bu sitenin amacı beyin tümörü hastalarını bilgilendirmek, onlara teşhislerinden başlayarak, tedavilerinin her aşamasında yol göstermek, mevcut en yeni tedavilerden haberdar etmek ve doğru tedavilere ulaşmalarını sağlamaktır.

Sitemiz herhangi bir ticari amaç gütmeyen beyin tümörü hasta ve yakınlarından oluşan gönüllülerin katkıları ile hazırlanmaktadır.

Neden?

Beyin tümörü hastaları ve yakınları olarak en büyük problemlerimizden biri hastalığımız ve bunun tedavisi hakkında yeterli bilgiye sahip olamamaktır. Çünkü bizlerle ilgilenen doktorlar her ne kadar iyi niyetli olsalar da yoğunlukları nedeniyle bizlere en fazla 15-20 dakika ayırabilmektedirler. Bu süre kafamızdaki soruların tatmin edici bir şekilde cevaplanmasına maalesef yetmemektedir.

Bunun yanısıra bizler teşhisin yapıldığı ilk günden itibaren daha üzerimizdeki şoku atmadan, konu hakkında bilgi sahibi olmadan bir takım hayati kararlar vermek zorunda kalıyoruz. Hangi tedaviyi seçmeliyiz? Ameliyat olmalımıyız? Radyoterapi mi görmeliyiz? Kemoterapi mi yaptırmalıyız? Bitkisel ilaçlar mı kullanmalıyız? Tedavi olursak bunun riskleri nelerdir, hayatımızı nasıl etkiler?Saçımız dökülürmü?Hiçbir tedavi yaptırmasak hayatımıza devam edebilirmiyiz? Kararlarımız doğru mu? Bize uygulanan tedavi işe yarayacak mı? Başka tedavi alternatifleri var mı? Bu sorular hepimizin sürekli karşı karşıya geldiğimiz sorular. Doğru cevapları vermek ise hasta olarak bizlerin daha bilinçli ve bilgili olması ile mümkün.

Bizlerin bir başka problemi de yeni geliştirilen tedavi yöntemlerinden vaktinde haberdar olamamaktır. Vakit bizler için çok önemli. Son 10 yıldır beyin tümörü tedavisinde çığır açacak pek çok yeni tedavi üzerinde çalışılmaktadır. Yeni ilaçlar, yeni ameliyat yöntemleri, radyofrekans tedavisi gibi, fotodinamik terapi gibi, gen tedavisi, kök hücre tedavisi gibi diğer tedavi yöntemleri. Bu bilgileri sürekli takip edecek, biz hasta ve yakınlarının anlayacağı bir dilden bizlere anlatacak bir kurum veya örgüt yoktur. Sitemiz işte bu boşluğu doldurmayı, yurtdışı ve yurtiçinden bilimadamları ve doktorlar ile hastalar arasında bir köprü görevi görmektedir.

Biz kimiz?

Bu site bir grup gönüllü beyin tümörü hasta ve yakını tarafından, edinilen bilgileri diğer beyin tümörü hastaları ile paylaşmak onlara karşılık beklemeksizin yardımcı olmak için oluşturulmuştur.

Grubumuz yurtdışında IBTA International Brain Tumor Alliance (Uluslarası Beyin Tümörü İttifakı) ile işbirliği yapmaktadır. Bunun yanısıra sürekli takip ettiğimiz uluslarası yayınlar ve iletişim halinde olduğumuz beyin tümörü destek grupları vardır.

Bunun yanısıra aşağıdaki kuruluşlarla yakın işbirliği içindedir:


Beyin tümörüne kendi türünden hücrelerle savaş

San Fransisco'daki Kaliforniya Üniversitesinden Dr.Andrew Parsa beyin tümörüne karşı yeni ve ilginç bir tedavi yöntemi geliştirdi. Popular Science dergisinin son sayısında yayınlanan haberde bu yöntemin binlerce beyintümörü hastasına umut olabileceği belirtiliyor.


Yeni tedavi aslında bize çok yabancı bir yöntem değil ve grip aşısına benzer bir mantıkta çalışıyor. Dr Parsa hastanın beyin tümörünü çıkardıktan sonra bu tümörü kullanarak o hastanın tümörüne özgü proteinlerin bulunduğu ve ısı-şoku proteini adı verilen bir proteinle güçlendirilmiş bir aşı oluşturuyor. Bu aşıyı 4 hafta boyunca hastaya enjekte ediyor. Tümör proteinlerini gören vücudun bağışıklık sistemi bu proteinleri tanıyıp yokedecek nitelikte akyuvarlar üretmeye başlıyor. Hastadan çıkarılan tümöre karşı eğitilmiş olan bu akyuvarlar vücutta yeni oluşan tümör hücrelerini buluyor ve onları yokediyor.

2008 yılındaki ilk çalışmada 12 hastaya bu yöntemle elde edilen aşı uygulandı. Bu aşının uygulandığı tekrarlayan tümör hastaları diğer hastalara göre 10 ay daha fazla sağlıklı olarak hayatta kaldılar. Geçtiğimiz Kasım ayında yeni bir çalışma başlatıldı. Bu çalışmada tekrarlayan tümör hastaları yerine 10 yeni teşhis Glioblastoma hastası aşılandı. Hastaların hepsinin bağışıklık sisteminin tümöre karşı uyarıldığı gözlemlendi.

Bu tedavi yönteminin diğer hastalara da uygulanabilmesi için şu an Amerika'da II. aşama klinik deneyleri yapılıyor.

Beyin Tümörü, Hastanın Kafatası Yerine Burnundan çıkarıldı

Sivas'ta ilk defa bir hastanın beynindeki tümör, kafatası yerine burnundan girilerek alındı. 

Edinilen bilgiye göre Mehmet Bahtiyar (45) isimli hasta, 5 yıldır görme kaybı yaşadığını belirterek Sivas Numune Hastanesi'ne başvurdu. Hastanede görevli Beyin Cerrahı Uzman Dr. Mehmet Kakşi tarafından muayene edilen hastanın görme sinirlerinin altında yukarıya doğru büyüyen, görme sinirlerini baskı altında tutan ve beyin tabanına yerleşmiş bir tümör olduğu tespit edildi. Uzman Dr. Mehmet Kakşi başkanlığında Sivas'ta ilk defa uygulanan bir teknikle hasta ameliyata alındı. Yaklaşık 2 saat süren ameliyatta, hastanın kafatası yerine burnundan girilerek 3x4 santim uzunluğundaki beyin tümörü çıkarıldı. Halen yoğun bakım ünitesinde gözetim altında tutulan hastanın görme kaybı şikâyetinin sona erdiği ve genel sağlık durumunun ise iyi olduğu açıklandı.